Atatürk'ü sevmeyen gelmesin buraya

Atatürk'ü sevmeyen gelmesin buraya

23 Nisan 2014 Çarşamba

BUGÜN 23 NİSAN, NEŞE DOLMUYOR İNSAN:(

 
 
1965'te ilkokula başladım. Ankara- Ayrancı ilkokulu...23 nisanlarda
"bugün 23 Nisan
neşe doluyor insan
geçti o kara günler
açıyor pembe güller
ağaçların dalında
şarkı söyler bülbüller" diye başlayan, "cumhuriyet yolunda büyük bir andımız var" diye devam eden güzel şarkılar söylerdik. O gün beyaz yakalı siyah önlüklerimizi değil en cicili bicili elbiselerimizi giyerdik.

Rahmetli dayımın bana hediye ettiği toz pembe, çok sade, kabarık etekli, kısa karpuz kollu, içinde beyaz jüponlu bir elbisem vardı. Karpuz kolları da olsa şuna benziyordu.

 

 O kadar çok giymek istedim ki, ama Ankara'nın nisanı malum, istisnalar dışında buz gibi serindi. O gün de öyleydi ve hasta olmamam için annem benim ısrarlarıma rağmen - bana kalsa buz gibi soğuk da olsa o toz pembe elbiseyi giyecektim-  pantolon, kazak giydirip okula göndermişti. Sonra küçüldü tabii ve 23 nisanda giymek kısmet olmadı.

Bugün de 23 nisan ama içim neşe dolmuyor. İnsanlar - benim oturduğum akp kalesi Keçiören'de- bayrak bile asmamışlar.  Kimsede o 23 Nisan ruhu yok! Kalmamış. Ordumuzun yarısı içeride, koca koca generaller hapis! Amiraller hapis! Donanma çökertilmiş, tarım mahvedilmiş, yerli tohum kullanmak yasak hapis cezası bile var, dereler hes diye kurutulmuş, Andımız kaldırılmış, bayramlar tırpalanmış, cumhuriyet bayramında biber gazı sıkılmış, güney doğuda hainler petrolden pay isteriz, özerklik kuracağız, apo'yo Oslo'da verilen sözleri tutun diye her gün bağırıyorlar, hükümetin hırsızlıkları, rüşvetleri, ihaleye fesatları, diktatörlüğü, sandık hileleri ayyuka çıkmış kimse bir şey yapamıyor, kısaca vatana ihanet kanıksanmış adeta. Bir Gürcü Rum, bir de gizli Ermeni başa geçmiş! Özel denen adamın da Türk olduğuna beni kimse inandıramaz e böyle bir haldeyken 23 nisanda içim nasıl neşe dolsun?

Herkes bugünün hatırına Gençliğe Hitabe'yi bir kez daha okusun. 2 dakikanızı almaz.  Bakın bakalım Atatürk,  aynen bu günlerimizi tarif etmiş mi, etmemiş mi?

21 Nisan 2014 Pazartesi

CUMHURBAŞKANI ADAYIM OSMAN PAMUKOĞLU

Sevgili arkadaşlar, Sözcü gazetesi, cumhurbaşkanı kim olsun? anketi açmış.
Benim adayım tabii ki, Atatürkçü, hayatını dağlarda hainlerle savaşarak geçirmiş,  vatan hainlerinin korkulu rüyası Osman Pamukoğlu paşa. Osman paşayı seven arkadaşlarım desteklerinizi esirgemeyin lütfen. Anket alttaki linkte:

http://sozcu.com.tr/2014/gundem/sozcu-com-tr-okurlari-cumhurbaskani-adayini-seciyor-489868/

Osman Pamukoğlu'nu tanımayanlar için birkaç fotoğrafını kendi partisinin (HEPAR) resmi facebook sitesinden kopyaladım. Altta Osman paşa kitap fuarında kitaplarını imzalarken.









Osman Pamukoğlu'nun  resmi facebook sayfası
https://www.facebook.com/hakveesitlik.resmi.sayfa?fref=photo

15 Nisan 2014 Salı

NİYE ET YEMİYORUM?




 
 Bizler canlıyız, hayvanlar da canlı. Bir canlı türü olan insanın diğer bir canlı türü olan hayvanı sırf karnını doyurmak için öldürüp, yemesi bana normal ve ahlaki gelmemeye başladığından beri et yemiyorum.

 
 Bir insan türünün annesi ile evladını öldürmek nasıl cinayetse, bir hayvan türünün annesi ile evladını öldürmek de bana cinayet olarak görünüyor. Bir fark göremiyorum. O da acı çekiyor, acıyı hissediyor, öteki de.

 Diyeceksiniz ki, doğada canlılar diğer canlı türlerini öldürüp yiyorlar. İyi ama onlar öyle yapıyor diye bizim de öyle yapmamız gerekmez.  Hem biz değil miyiz kendinizi 'hayvan' dediğiniz canlı türünden daha üstün gören? Üstün olduğunuz için mi onları öldürme hakkını kendinizde görüyouz? Yoksa tıpkı aslan, kaplan, sırtlandan farksız olduğumuz  için mi onları yeme hakkını doğal buluyoruz?

 
 Doğada kendinden başka canlı türlerine merhamet, sevgi duyabilen hayvanlar var.

 Ben diyorum ki, bir aslan, bir kaplan öldürebilir çünkü onun başka seçeneği yok. Hayvanlardan üstün isek ve başka şeyler yeme seçeneğimiz de varsa, o zaman niye onları yiyoruz? Merhamet ve acıma hissimiz nereye kayboluyor? Kısaca kendi karnımı doyurmak için başka bir canlının eziyet görmesi, ölmesi bana doğru gelmiyor arkadaş. Ben kuzuyu canlı olarak seviyorum, alttaki gibi tabakta yemek olarak değil.


 Alttaki link çok genç bir kardeşimin - daha lise öğrencisiydi- bloguna ait bir yazı. Bir mezbaha çalışanının yaşadıklarını anlatıyor. Benzer bir yazıyı Hürriyet'te Ayşe Arman gidip görerek yazmıştı.  

http://bilimscience.blogspot.com.tr/2013/03/bir-mezbaha-calsannn-o-urkutucu-anlatm.html

Arada böyle yazılar paylaşıyorum, geçmişte bir blogcu kızmıştı, "niye böyle şeyer yazıyormuşum? Herkes vejeteryan olmak zorunda mıymış filan" o kişiyi silip atmıştım sayfamdan sevmem böyle tipleri. Kimse sana silah dayamıyor et yeme, ot ye diye ama sayfamda ne yazacağıma da karışamazsın, et yeme ot yeme propogandası yapabilirim sana ne? Sanki sigara iç, esrar iç, porno izle gibi kötü şeylerin propogandası yapıyorum! Beğenmiyorsan yorum yazmasın, okumazsın olur biter.

Et yemeyen otçul bir sanatçımız var: Harun Kolçak,demişti ki "herkes otobur olursa bu dünyanın daha barışçı bir yer olacağına inanıyorum çünkü doğaya bakın tüm otobur canlılar barışçıl canlılardır". Mezbahaların yeryüzünden kalktığını düşünüyorum ne kadar güzel olurdu. Belki insanlar da birbirlerini öldürmekten de vazgeçerlerdi.

Kedimize, köpeğimize 'İskender kebap' gözüyle bakıyor muyuz? Hayır. Peki kuzuya, danaya, ineğe niye farklı gözle bakıyoruz? Sütü, yumurtası yetmiyor mu bize?O sütlerle, yumurtalarla yapılan güzelim börekler, poğaçalar, kekler, pastalar? Belki hayvanlar sırf bunun için yaratılmıştır. Olamaz mı? Süt ve yumurta tüm hamur işi, tatlı ve pastaların ana maddesidir çünkü. Bu güzel yiyecekleri  ineklerin, koyunların ve tavukların sayesinde yediğimize göre onlara teşekkür etmek yerine neden bir de öldürüyoruz ki?

Sonradan Milliyet'de Sibirya'da çiğ et yiyen insanları gördüm iyice tiksindim etten aslında çiğken asla yiyemeyeceğimiz bir şeyi pişmişken niye yiyoruz?:(
http://www.milliyet.com.tr/fotogaleri/39205-yasam-tek-amaclari-hayatta-kalmak/1

14 Nisan 2014 Pazartesi

CEVABINI BULAMADIĞIM SORULAR

 
Çocukken yani ilkokuldaydım, ta o zamandan beri kainat olmasaydı nasıl olurdu diye düşünürdüm, hiçbir şeyin olmadığını yani. Hiçbir şey nasıl bir şeydi? Zihnimde canlandırmaya çalışır beceremezdim bir türlü.

Şimdi 60'ıma az kalmışken hala bu sorulara cevap bulamıyorum. En kabul gören teoriye göre her şey büyük bir patlamayla oluştu. İyi de bu patlamanın sebebi ne? Tekillik denen minik bir nokta mı? O nokta ne? Tanrı dediğimiz şey mi? Nokta kendi kendine nasıl oluşmuş? Noktayı kim yarattı? 

Hiçbir şey yani hava bile yok, gezegenler yok, sadece boşluk var, uzay boşluğu. Boşluğu hissetmek için benim kendi varlığım, gözlerimin olması gerekiyor. O da her şeyi bozuyor. Hiçbir şey olmadığını düşünmeliyim, ne galaksiler, ne bir şey, hiçbir şey. Peki bu hiçbir şeyin içinde olsam bir rengi olur mu? Siyah mı yani karanlık mı yoksa saydam mı olur?  Uzay aslında karanlık olduğuna göre sanırım karanlık olur.  Hiçbir şey nasıl patlar? Düşün düşün içinden çıkamıyorum. Aslında keşke hiçbir şey olarak kalsaydı...

Bir de zamanda yolculuk konusuna cevap bulamıyorum. Şimdi akan su gibi düşünüyorum zamanı, değil yüzyıl öncesi, ertesi güne nasıl yolculuk edilir ki? Mümkün mü? Zamanda geriye gidip kendimle karşılaşmak mümkün mü? İyi ama kendimle nasıl karşılaşabilirim? Fiziksel olarak bu nasıl mümkün olabilir? Bu konuda 'çoklu evrenler' (paralel evrenler)devreye giriyor diyorlar ama bilemiyorum tabii hepsi teorik şeyler şu anda. Hiçbir gözlemle kanıtlanmamış. Yani sizden, benden yüzlerce var. Binlerce var. Bu durumda  300 tane Tayyip olduğunu düşündüm aman ne kabus! s....tir olsun gitsin:)))))))


13 Nisan 2014 Pazar

DOKTORLUK BU MU? 2


 

İsveç'teki olayı anlattıktan sonra yıllar önce kendi yaşadığım bazı şeyleri de anlatmak istedim ve yazıma da 'Doktorluk bu mu? 2' ismini verdim.

Şimdi rahmetli annem 2006'nın son aylarında, kasım ayında odasında düşmüş ve kalçasını kırmıştı. Yetmişaltı yaşındaydı. Yaşasaydı, dört ay sonra yani 2007 şubatında 77 olacaktı. Ama 2007'ye girdikten yani yeni yıldan bir hafta sonra tam da yaş günümde komaya girdi ve bir daha uyanmadı. :(

Şimdi ne söylesem faydasız, annem Ankara'nın güya en büyük, tam teşekküllü hastanelerinden biri olan İbni Sina'da hem de yoğun bakımda yatıyordu. Şimdi ben bütün gün o koridorda otururdum. Sabahtan akşama kadar. Yoğun bakımın kapısını rahatlıkla görebiliyordum. Kapının bitişiği bildiğiniz tuvaletti. Şimdi bana yakın yerde 'reanimasyon' bölümü vardı. Oraya girerken doktorlar, hemşireler, hasta yakınları ayaklarına galoş giyerek giriyorlardı. Annemin yattığı yere ise galoş giymeden giriyorlardı. Gözümle görüyordum hemşireler zırtpırt tuvalete giriyorlar, ayaklarında sabo denen terliklerle ve yine o şekilde galoş maloş giymeden yoğun bakıma giriyorlardı. Sonunda dayanamadım söyledim, önce mırınkırın etti başhemşire, sonra benim zorumla baktım kapının önüne galoş kutusu konmuş sevindim. Ama bu seferde galoşu bir kez giyiyorlar, aynı galoşla tuvalete gidip değiştirmeden giriyorlar! Dayanamadım bunu da söyledim. Bu sefer aldığım cevap "ikidebir galoş değiştiremeyiz" oldu. ! 

Halbuki ben annemin yanına girdiğimde "elinize eldiven giyin" filan diyorlardı. Madem hijyen bu kadar önemli, kendileri niye tuvalete girip çıkarken aynı terliklerle geliyorlardı?

O bölümde  bir de temizlikçi kadın vardı, bütün gün orada olduğumdan ahbap olmuştuk onunla ve diğer hasta yakınlarıyla. Elinde paspas her gün tuvalet dahil temizler dururdu. Bir gün baktım bu temizlikçi kadın yoğun bakımda. Beni görünce "bugün buraya bakacak kimse yokmuş, beni koydular" demez mi?
Ben herhalde sadece öyle oturacak, bir şey olursa hemşireleri çağıracak diye düşündüm. Temizlikçinin anneme dokunacağı aklıma gelmedi o an. Boğazında aletler, solunum cihazları filan, kolunda serumlar. Acaba dokundu mu? Tuvalet temizleyen elleriyle? Bilemiyorum ki? Bir saatliğine koridordan ayrıldım geldiğimde annemin komaya girdiğini söylediler! Ertesi gün de 'başınız sağolsun' dediler!:(

Şimdi hala bu olay aklıma geliyor sinir oluyorum. Tuvalet temizlikçisinin yoğun bakımda işi ne? Biri duracaksa bana söyleselerdi. Beni görüyorlardı sabahtan akşama kadar oradaydım. Koridorda bekleyeceğime annemin yanında beklerdim canıma minnet. :(

Bir şüphelendiğim şey de şu oldu: Annemin illa boğazını delmek oraya solunum cihazı takmak istediler. Ne kadar yatan hasta varsa illa boğazları delikti halbuki annem bizimle konuşabiliyordu. Bunu yaptıktan sonra konuşamamaya başladı:( o kadar üzüldüm ki, niye buna gerek gördüler? Bize güya bir sebepler söylemişlerdi ama hiç ikna edici değildi, anlamamıştım zaten doğrudürüst, üçbeş kelime bir şeyler söylemişlerdi. İzin vermezsek yapamıyorlarmış biz de iyiliğine olur diye izin verdik. Sonradan hep şunları duydum işte para için bu tür şeyler yapıyorlarmış! Şu cihazı taktık, şu şu ilaçları aldık! Halbuki çoğu gereksizmiş! Günahları boynuna ben ne anlarım, ne bilirim! Doktor değilim! Ama annem boğazı delinince daha iyi değil, daha kötü oldu! Konuşabilen kadıncağız konuşamamaya başladı:( sesine, konuşmasına hasret kaldım:( bizi duyuyordu ama boğazındaki o cihaz yüzünden biz onu duyamıyorduk:( bu şimdi bile aklıma geldikçe çok çok çok kızıp, üzüldüğüm bir şey. Keşke izin vermeseydik:(


Bu arada kalça ameliyatı sırasında annemin niye kalp krizi geçirdiğini ise hiç bilmiyorum. Bir açıklama yapmadılar güya her şey yolunda giderken birden annem kalp krizi geçirmiş. O da başka bir alem, annem kalp hastasıymış hiç belirti vermeyen cinsinden. Bizi azarladılar niye ameliyata izin verdiniz diye! Sanki biz biliyoruz! Ne derlerse onu yapıyorduk, şu ilacı al diyorlar alıyoruz, şunu getir diyorlar getiriyoruz, işte annenizi şu gün ameliyat edeceğiz diyorlar tamam diyoruz, biri deseydi ki, annenizin ameliyat risklidir. Kimse demedi! Ameliyat oldu biz iyi geçecek, eve gideceğiz inşallah diye dualar ederken, başımıza bu geldi! Dahası ortopedi doktorları "benim kendi annem de olsa ameliyat ettirirdim çünkü kalça kırığı ile eve götürseniz evde ölürdü" dedi. Okuyanlara tavsiyem çoluğunuz çocuğunuz doktor olsun en iyisi başka doktorların eline kalmayın kardeş:(

Annemden sonra- 8 yıl geçti- hala İbni Sina'nın önünden dolmuş, otobüsle bile geçemiyorum. O kadar nefret geldi. Kendim de halsizlikten ölecek hale gelsem asla hastaneye gitmiyorum. Sağlık ocağına gidip kafamdan b12 iğnesi, migren hapı, tiroit hapı yazdırıyorum, idare etmeye çalışıyorum. İnşallah yolum hastaneye düşmez, ölürsem de evimde ya da sokakta öleyim diyorum aynen böyle ha.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...